SORAN ÇOK ALAN YOK

by vasfinebioglu

İki büyük şehir, bir küçük şehir dolaştım, alış yapan ticaret erbabına sordum; “alışveriş nasıl gidiyor”, “önceki yıllar mı iyi, şimdi mi iyi” diye. “Beyim nerede önceki yıllar, o günleri arıyoruz, siftahzıs gün kapatıyoruz, ticarethanemizi kapatacak duruma geldik, soran çok alan yok” idi aldığım cevaplar.

 

Gerçekten piyasalar kötü, para sirkülasyonu durdu. Neden durmasın ki, işsizlik had safhada, kuruluşları işleten yabancı şirketler işçileri döktüler, kendilerince bir sistem yürütüyorlar. Yabancının derdine mi seni “yarın ne yiyeceğim” endişesinin sarmış olması. Vatandaşımızda satınalma gücü kalmadı. Açlık sınırı 332 YTL. Bu parayı bulabilenler de azınlıkta malesef.

 

Hiç parasız kaldınız mı? Hiç açlık çektiniz mi? Tok açın halinden anlamaz.

 

Nüfus artışımız %2.5, işsizimizin sayısı 11 milyon, kalkınma hızımız %4 olsun. Cumhuriyetin birikimi kuruluşları haraç mezat sattılar. Kaç yılda kapatacağız bu işsizliği? Aylak kitlelere nasıl iş sağlayacağız?

 

Bizi yönetenlere sorduğunuzda, “bal gibi satarım” diyorlar. Kime satıyorsun, emperyalistlere; yani bizi işgal eden yabancılara.

 

Limanı sat, bankayı sat, telekomu sat, tekeli sat, tüpraşı petkimi sat…sat babam sat.

 

Atatürk bir Anadolu gezisinde gördüğü çocukların bacaklarının eğriliğini farkedince sağlık bakanına bunun nedenini soruyor. Bakan hemen cevap veriyor, “paşam yetersiz şeker alımından” diye. Atatürk de hemen bir şeker fabrikası kurulum çalışmalarını başlatıyor ve Alpullu Şeker Fabrikası kurulmuş oluyor. Bu şekilde Atatürk binlerce insana iş ve aş teknesi açıyor. Bugünkü yönetim ne yapıyor, talimat alıyor bir ağadan, bu kıymetli fabrikaları birer birer satıyor. 500 bin ton şeker ithal ettiler, 8 milyon üretici uzaktan baktı.. karlı çıkan sermaye sahipleri. İthal şekerden doldurdular ceplerini kasalarını, kasaları da alamadı, koştular yabancılara satılan bankalara.

 

Bu satılan yer ve işletmelerden elde ettikleri 25milyar doları, banka transferleri ile ülkelerine taşıdırlar. Biz ise KUMDA OYNAYALIM, SEYREDELİM KAÇIP GİDEN DOLARLARI.  

 

Resmi kuruluşların bir köşesinde çerçeve yapılmış duruyor.. Nedir bu? Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi. İster alıp da okuyalım, ister asılı olduğu yerde okuyalım, bir bakalım. Ata’nın gençliğe hitabesinde bahsettiği konular bugün oluşmuş mudur oluşmakta mıdır.

 

Oluşmakta ise, aklıselim susmakta mı yoksa en azından mırıldanmakta mı, nerede?

Sözüm ona atatürkçü geçinen siyasi partiler, Ata’nın arkasına gizlenip nara atanlar… yalancı pehlivan olmayın. Her beyanat üç dakika içinde yurdumuzun her köşesinde bomba gibi patlıyor. Nerdesiniz bilim adamları,nerdesiniz entellektüeller, nerdesiniz yazarlar, nerdesiniz atatürkçü geçinenler.

 

OLİGARŞİ SARDI ÜLKEMİZİ BAŞTAN BAŞA.   Neden  siyasi partilerin üstten seçilmiş başkanları demokrasi diyorsunuz da, parti içi demokrasiden bahsetmiyorsunuz. Edemezsiniz çünkü “koltuk başkasının eline geçer ve hiç olurum” korkusu yaşamaktasınız.

 

Padişahlar, tahtlarına göz koyanların varlığını hissetti mi, bir emirname ile bu şüphelilerin kellelerini vurdururdu, iş biter, tehdit unsuru ortadan kalkardı. Şimdilerde ise, genel başkanlık koltuğunda gözü olanlar halihazırda genel başkan olanlar tarafından tespit edildi mi, bu şüphe veren isim hemen haysiyet divanına sevkedilir, orda da “ihracı vacip görülmüştür” denerek parti dışı bırakılır. Belki de çok yararlı olacak kişileri saf dışı bırakma mekanizması işler, padişahın kelle uçurma mantığı ile ihraçlar tamamlanır.

 

Grupta konuşturmazlar, konuşanı da bin pişman ederler. Bu isimlerin bir daha milletvekili seçilmeleri hayal olur.

 

İşte ülkemizin bütün sıkıntıları bu tek kişilerin yönetiminden doğmaktadır.

 

50 milyar dolar faiz ödenmekte, bölünce nüfusumuza bu faiz miktarını, kişi başına 1000 dolar düşmekte.

 

Yine kapıldık uluslararası sermayeye. Eski ismi kapitülasyon, yeni ismi yabancı sermaye. Vergisiz geçiniyor ülkemizde. LOZAN Sulh Antlaşması’nda İngiliz delegasyonundan Lord Cruzon kapitülasyonları görüşürken, İsmet Paşa’ya “bütün tekliflerimizi cebimize geri koyuyorsunuz, zaman gelecek tekrar önümüzde diz çökecek ve iade ettiğiniz teklifleri teker teker kabul edeceksiniz” der.

 

85 yıl geçti. Emperyalistlerin önünde diz çöktük. Yabancı sermayeyi tekrar kucaklayarak yurdumuzu sömürmesine çanak tuttuk, hala tutmaktayız. Kapitülasyonlar gitti, ismi değişerek yerine yabancı sermaye geldi.

 

Lozan antlaşması mı yanlıştı yoksa bugün yapılanlar mı yanlış

 

Vasfi NEBİOĞLU

Araştırmacı- yazar

Tarih : Ağustos 20th, 2008 Yorum : 3 Yorumlar Kategori : Genel
Etiket :

Her geçen gün bir önceki güne karşı biraz daha kötü. Buna neden iç ve dış borçların faizlerle katlanması.

Biz vatandaşlar, yarın ne büyük ekonomik sıkıntıya düşeceğimizi farketmemekteyiz. Diğer bir deyimle “ne devlet umurumuzda ne millet”

iktidar ne kadar başarısız olursa, karşı partili taraftarlar o kadar sevinirler. Sanki bu ülke bizim değil…

Halbuki hava güneşli ise hepimz ısınırız. eğer hava yağmurlu ise şemsiyemiz olsa dahi yine de ıslanırız.

Partili olma hastalığı sardı ülkemizi baştan başa. Halbüki seçmenin partisi yoktur. Eğer ilçede ilde parti başkanı belediye başkanı ve milletvekili seçilme arzusu varsa partili olma hakkı doğmuştur.

Eğer hiçbiri olma imkanı yoksa kişileri yani adayı tercih etmeli.

Siyasi parti genel başkanları veryansın dedi mi kara yandaşı da kapkara. Kim kazançlı çıkacak bu karalamadan? halkımız mı? Hayır! Siyasi bezirganlar. Yani kar ve zararını çok ince hesap eden1950 yılından bu yana 39 hükümet geldi, 39 kişi geldi geçti. her iktidarı muhalefet hep karaladı ama çözümleri hiç sergilemediler. yalnız biz iktidar olursak yurdun her köşesi gül ve gülistan olacak dediler. Böylece inandı çaresiz vatandaş. halbuki gül de yok gülistan da.. Ne var? Lafoloji ile demogoji… Enkaz devraldım edebiyatı.. Bunun bir benzeri “ateş topunu kucağımızda bulduk”  deyimleri ile karşılandık.

Kahveleri, lokantaları hatta camileri bile ayırttırdılar. Karlı çıkanlar iktidar sahipleri zarar görense halkımız.

Günü birlik yapılan politikalarla geldi oturdu karşımıza iç borç ve dış borç..günümüzde 502 milyar dolar. bir ay sonra katlanıp 508 milyara oturacak. Ne yapmalı bu borçları durdurmak için?

Ey bu ülkenin aydınları! Ey bu ülkenin entellektüelleri! Ey bu ülkenin akademisyenleri! Ulusumuzun beyinleri “nemelazım” banane diyecek kişiler değilsiniz… Bilgi ışıklarıyla aydınlatılmış, gönülleri ateş dolu heyecanlı kişileri istikamet verecek birer güç, ulusal vicdanı ateşleyecek, ulusumuzu irşat edecek bir cevhersiniz.Artık TV en büyük bilgi aktarma aracı. Kişinin aklına, gözüne, kulağına ulaşabilmek için sihirli kutunun imkanlarını kullanmalısınız.

Birçok kahramanlık çeşitleri vardır. Asıl kahramanlık kendi vatanının kalkınması, kendi ulusunun mutluluğu gelişmesi ilerlemesi için çalışmaktır. Bu görevden kaçamazsınız!

Halkımız cahildir söz saz anlamıyor dememelisiniz. tabiki iktisat iliminde 2×2 eşittir dört değildir. Piyasa arz talep dengesiyle oluşan birçok alternatifleri olan bir bilim dalıdır. Bu vatan hepimizin. Refah da hepimizin.

aydınlar entellektüeller ülkmizin bilim adamları! Ülkemiz altından kalkamayacağı kadar büyük bir borç altında. Kurtulmanın yollarını arayın.. Bizleri aydınlatınız. Konferanslar paneller Tvde açık oturumlar düzenleyiniz. Ülkenin kalkınması için projeler üretiniz. Ey iktidar sahipleri! Araştırma ve geliştirmeye bütçeden en az %2 pay ayırınız. Bilim adamlarına imkan tanıyın, ellerini kollarını bağlamayınız.. Ülkenin kurtuluşu bilim adamlarına verilecek imkanlara bağlıdır. İmkanlar bilim adamları ve mucitler yaratır. İmkan verilmezse ders veren hoca olarak devletten maaş alan biri olur.

İktidarları karalamakta bir yere varılmadığı 1950 yılından beri 39 iktidar geldi geçtihep muhalefet karaladı. ama ülkenin kalkınması için projeler geliştirmediler. Ne şiş yansın ne kebap, günü birlik politikalarla günümüze kadar geldiler. Politika Türkiyemizde akide şekerine benzer, bir ağzına attın mı ne atabilirsin ne yutabilirsin emer durursun…

Sonu olarak, ekonomide neler önerip, ülke bütünlüğünde neeri tartışıp çıkış yollarını milletin bütünüyşe araştırmalı, çözümler bulmalı…

1930 yılında almanyada geçerlilik kazanan bir sloganın Türkiyemiz için de geçerliliği vardır. ” TÜRKLERİN TÜRKLERDEN BAŞKA DOSTU YOKTUR…”

Vasfi Nebioğlu

Araştırmacı yazar

 

Tarih : Ağustos 5th, 2008 Yorum : Yorum Yok Kategori : Genel
Etiket :

DEMOKASİ LAFTADIR

by vasfinebioglu

Her siyasi parti yetkilisi demokrasiden söz eder, Vatandaşa demokrasi der.

Peki demokrasi nedir?

Demokrasi insanların yaşam biçimi, arzu edilen nesnedir.

Biraz sorgulayalım bizdeki demokrasiyi;

 

Demokrasiyi siyasi idare şekillendirir. Devletin düsturu olarak herkesin baş tacı olur , korunması da vatandaşın boynunun borcudur.

 

Adli zabıta kurulmadıkça, yargının işleri yüzde yüz tamamdır denemez. Yargının sağ kolu ve alt yapısı zabıtadır. Bu adli zabıtayı siyasi irade oluşturacak ve devletin uyguladığı bir bilim haline gelecektir. Peki bu sistem nasıl oluşacak? Hukuk fakültesinden, siyasal bilgiler fakültesinden ve polis akademisinden mezun olanlar ilk memuriyet yerleri olarak adli zabıtaya tayin edilecekler. Bu görevi sürdüren memurlar, ince eleyip sık dokurken, elek üstünde kalanları tespit edip, adli makamlara tevhid etmeli. Haklı ve haksızı ayırt etmeli, bu sayede de yargıda da demokrasiyi sağlamalı. Başarılı adli zabıta mensuplarının liyakat ölçülerine göre terfileri yapılıp hakimliğe, C. savcılığına, emniyet komiserliğine ve giderek devletin üst memurluklarına kademeli olarak layık oldukları makamlara yolları açık olmalı. Bu demokrasinin icaplarındandır.

 

Şimdi soruyorum;

 

1. Osmanlı İmparatorluğu’ndan kalma, sağından solundan biraz kırpılan memur muhakematın işleyiş şekli itibari ile, memurun suçlu zanlısı olması halinde 3-4 yılda yargı önüne çıkarılır. Ancak zaman aşımından dava sonuçlanmaz. Dosyalar mahkemeden kaldırılır. Geçen zaman içinde eriyen evraklar arşive indiriliyorsa veya imha için kağıt fabrikasına gönderiliyorsa, bu şartlarda işleyen yargı sistemine bir düzetlme yapılmıyorsa, “bu demokrasinin icabıdır” diyebilir miyiz.

 

2. Cumhuriyet Savcısı ihbar alıp devreye girmedikçe suç zanlısını mahkemeye intikal ettirebilir miyiz.

 

3.Hamiline çekler nama yazılmadıkça, vurguncular hortumculara, dolaylı yoldan da talancılara imkanlar tanıyorsa, ulusal kaynakları ihale yolu ile yandaşlara bölüştürüyorsa ve bu durum yargıya intikal etmiyorsa, bu işleyişe “demokrasi” diyebilir miyiz.

 

4. Devlet malına zarar veren dolambaçlı yollar takip edip, nev-i şahsına münhasır menfaat sağlayarak ceplerini dolduranlar için açılan davalarda 5 yıl zaman aşımına uğrayan davalarda suş dosyası ortadan kalkar, “bu da demokrasinin icabıdır” diyebilir miyiz.

 

5. Bu fırsat bir daha elegeçmez, ne yaparsam yanıma kar kalır diye değerlendiren devletin görevlileri, geriye doğru 5 yıl önceki malvarlığı ile bugünkü mal varlığı arasındaki normla gelirle edinilemeyecek büyüklükte farkları tespit edip, çıkan farka istinaden haksız kazançelde etmek suçu ile cezai müeyyide uygulayıp, ortadaki fark miktarı hazineye intikal ettirilmiyorsa, biz buna “demokrasi” diyebilir miyiz.

 

6. Millete karşı değil de, sadece genel başkana karşı sorumlu bırakılan milletin vekillerinin olduğu bir sisteme, “demokrasi böyledir” diyebilir miyiz. 

 

7. Millet vekilliği, belediye başkanlığı, il meclisi üyeliği gibi her nevi parti içi seçim söz konusu olduğunda, aday olacak isimlerin parti genel merkezi tarafından belirlenmesi nasıl bir demokrasidir.

 

8. Seçmen değil, “MÜHÜRCÜ VATANDAŞ” bugün oy veren bizler. Mührü basmaya gitmeyenler para cezası ile cezalandırılıyorsa, buna nasıl demokrasi diyebiliriz.

 

9.Millet vekili dokunulmazlığı sadece “kürsü dokunulmazlığı” ile sınırlanmadıkça, kişi düşündüğünü, kimseye hakaret etmeden, rahatça yazıp çizmekten korku duydukça, demokrasiden nasıl söz edebiliriz.

 

Yargının önü açılmayıp, tam bağımsız hale gelmedikçe yargının yapabileceği de bu kadarla sınırlı olur.

 

Demokrasi hukukla politikayla, siyasetle içiçedir.

Dileriz bir gün varırız bu yaşam biçimine.

 

Vasfi NEBİOĞLU

Araştırmacı- yazar

 

                                                                                                           

Tarih : Ağustos 1st, 2008 Yorum : Yorum Yok Kategori : Genel
Etiket :

Partiye kayıt olanların kişisel beklentilerini şöyle sıralayabiliriz.

 

1. Evvela o partinin tüzüğü ve programı beğenilir. Yönetici olabilir miyim, parti  il veya ilçe başkanı olabilir miyim, meclis üyesi olabilir miyim,  belediye başkanı veya milletvekili olabilir miyim… sorularına yanıt aranır. Bu beklentiler karşılanıyorsa, her ortamda parti programı savunulabilir.

 

Yukardaki beklentilerden kendisine yandaş arayan parti üyesi, kayıt faaliyetleri vesilesiyle parti tabanı ile kaynaşmaya başlar. Tabandaki üyeler asgari müştereklerde birleşirler.

 

Bu asgari müşterekler maddi veya manevidir. Maddidir, cebi doyurur, manevidir kalbi doyurur. Aslolan kalbin doymasıdır. Kalpler doyarsa her kesim bu pastadan payını alabilir…

 

2. Benimsenen parti iktidar olunca üye olanlar , “sözüm geçer, yakınlarıma dostlarıma iş bulurum, böylece partiye duyulan sempati artar  ve parti güç bulur” diye düşünürler.

 

3. Parti öncülerinin belediye başkanlığı veya milletvekilliği için çabaları başlar. Bununla birlikte partiye masraflar da başlar; kira, otomobil, ziyaret ve daha birçokları…

 

4. Bu uğraşları veren ve onca masraf yapan  Ali’nin yerine, aday adaylığı söz konusu olduğunda, genel başkanın uygun gördüğü Veli tepeden gelir ve adaylığı açıklanır.

 

5. Tabandan bihaber adaylarla yola çıkan parti giderek kan kaybetmeye başlar  ve küçülür. Merkezden seçilen adayların parti tabanına duydukları bir heyecan veya yakınlık yoktur, köşelerinde gelişmeleri izleyip, “ne haliniz varsa görünüz” derler.

Partiye destek için çalışan taban ise, gönlü kırılmış, “yazık çabalarıma” diyerek dostlarıyla konuşarak deşarj olmaktan öteye gidemez.

 

İşte, parti çalışmaları “her şeyi genel başkan bilir” edasıyla yapılırsa, tabandan gelen ses ve çalışmalar gözardı edilirse, partiler giderek küçülür ve meclis dışı kalmaya mahkum olur.

 

Öyle de olmuştur…

                                                                                                          Vasfi NEBİOĞLU

                                                                                                          Araştırmacı - yazar

Tarih : Temmuz 31st, 2008 Yorum : 2 Yorumlar Kategori : Genel
Etiket :

İmam ne derse desin

by vasfinebioglu

Günümüz koşullarında toplumları yönlendirenler siyasi parti genel başkanlarıdır. Bu sebeple de siyasi parti başkanları toplumun yaşamıyla ilgili meseleleri mutedir bir eda ile hırçın olmayan bir yargıyla sürdürseler ulusumuzun çözüm gerektiren sorunlarını diyalogla, sorumluluk bilinciyle çözmeye hassasiyet gösterseler, sadece eleştiri değil, sosyal ve iktisadi alternatifleri izah etseler, yanlışları halkımıza kendi partisinin sosyal, kültürel, ekonomik görüşleri ile izaha çalışsalar, birbirlerini karalamalarından çok daha makbul çok daha faydalı olacaktırve daha çok değer kazanacaklardır. Çünkü seçmenin partisi yoktur, seçilmek isteyenlerin vardır.

İktidarı meydana çıkaran gezen yüzen oylardır. Bu oylar toplumun en bilinçli oylarıdır. Siyasi partileri cezalandıran bu oylardır. iktidar yapan da sevindiren de bu oylardır.

Siyasi alanda henüz demekrasiye ulaşamadık. Ulaşabilseydik millletvekili ve belediye başkan adayımızı kendimz seçerdik. Demokrasiye ulaşamadık ki adaylarımızı genel başkanlar seçmektedir, bize sadece mühür vurma görevi verilmiştir. Şimdilik sadece MÜHÜRCÜ seçmenleriz.

Ulusal televizyonların yayın hayatına geçmesiyle anayasa TABULARININ değişmesiyle, televizyonların özgürlüklerine kavuşmasıyla halkımız da çok şeyler öğrenmeye başladı. Doğruları yanlışları değerlendirme imkanı doğmasıyla, sentezi yakalama isteğiyle, biz seçmenler artık barış içinde kavgasız nizasız barış içinde yaşama azmindeyiz.

Halkımızı tahrik edip prim almak isteyen liderler bilsinler ki artık çok şeyler değişti. İmam ne derse desin CEMAAT BİLDİĞİNİ OKUMAYA BAŞLAMIŞTIR…

Nedir bu parti sayısının çokluğu! Halkın onay vermediği partilerin kendi kendilerini fes etmesi lazım gelmektedir. Son seçimlerde halk tarafından cezalandırılan partiler;  haydi çiftliğinize, evinize, işinize, istirahatinize! Ya da birleşiniz tek parti haline geliniz!

 Vasfi Nebioğlu

Araştırmacı yazar  

Tarih : Temmuz 31st, 2008 Yorum : Yorum Yok Kategori : Genel
Etiket :

“Demokrasi nedir?” sorusu bize yöneltildiğinde cevap olarak, “halkın kendi kendini idare etme şeklidir” der ve kestirip atarız. Başka bir deyiş kullanmayız.Ancak gerçekte işleyiş şekli hiç de öyle değildir.Halkın idaresi yerine asırlardan beri gelen hükmetme duygusu, iktidarı tek söz sahibi yapmıştır..

 

Bu iktidar sahipleri, insanoğlunun doğasında bulunan hırsların da etkisiyle “ben bu makamdan uzaklaştığım zaman benden sonra kim benim yerime varolacak” türündeki düşüncelerle, bulunduğu makamdan ayrılma fikrini kendisine yakıştıramaz. Herhalde bu durum geri kalmışlığımızdan kaynaklanıyor.

 

Her cemiyetin bir alt yapısı vardır. Ama her alt yapının da bir üst yapısı vardır muhakkak. Eğer bu iki ayak birbiriyle uyum sağlayamazsa, üst yapı meydanda duramaz, kendiliğinden düşer. Aynı, iktidarda olup, altyapısını kuran kesimlerle uyum sağlayamayan siyasi partilerin tepetaklak kendilerini yerde bulacakları gibi.

 

Şöyle bir geriye bakıp, yaşadımız tarihten de fikir alarak çıkan tabloyu görmek hiç de zor değil… Statükocular  oylarını cepte sayarlar, “ben varsam her şey güzel, benden sonra tufan” derler. Kendini yenilemeyen siyasi partiler iktidar olamazlar ama koyu yandaşlarına her seçim dönemi moral verirler. Bu sırada da asıl onlara umut bağlayan ve morali hak eden  halk yığınlarını unuturlar.

 

Mecliste grup kurabildiklerinde ise, kendilerini iktidara gelmiş sayarlar…Bu parti gruplarında “iki dudak arasında seçilen” milletvekillerine grupta konuşma yasağı uygularlar. Halbuki parti grup toplanısı dediğimiz düzen, görüşlerin konuşulma, tartışılma yeri, sosyal ve ekonomik meselelerin, halkın yaşam kalitesinin artırılmasına yönelik masaya yatırılması gereken mecradır.Ama malesef bir kişinin konuşma yaptığı yer olarak işlevini sürdürmektedir.

 

Ezkaza kürsüye çıkıp millet yararına ve parti içi uyarıcı eleştiride bulunacak olan milletvekili, tabiri caizse hemen aforoz ediliyor..

 

İşte basitçe bu çerçevede yürüyen siyasi işleyişe biz demokrasi diyoruz, politika diyoruz, siyaset diyoruz.

 

Hani milletin temsilcileri vardı?

Bu mu demokrasi?

Bu mu siyaset?

 

                                                                                                      Vasfi NEBİOĞLU

                                                                                                       Araştırmacı yazar

 

Tarih : Temmuz 24th, 2008 Yorum : 2 Yorumlar Kategori : Genel
Etiket :

Ne zaman demokrasi?

by vasfinebioglu

İnsan olarak her konuşmamızda mutlaka özgürlük isteriz. Çünkü özgürlük arzuladığımız yaşamın en birincil öğesidir. Kendi ülkemizde konuştuğumuzdan korkar hale geldiysek, vatanın bölüneneceğine dair şüpheler taşıyorsak işte o zaman o ülkede özgürlük de demokrasi de sınıfta kalmış demektir. Bu korkulara yol açanlar vatana ihanet etmiş sayılmalıdırlar. Devletin ilgili birimleri bu menfur düşünceye gerekli müdahaleleri yapmalı, yargı yoluyla bu kişilere gerekli olan ceza verilmelidir.

Politika çok yönlü insanların yaşam biçimidir. Az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde dünyayı izleyen aklıselim her vatandaş politika yapmayı bir görev olarak benimsemelidir.

Peki nedir politika? Sosyal, kültürel ve iktisadi yaşamdır. Bir yaşam biçimidir. İşte toplum olarak tüm bireyler politikayla ilgilenirsek, toplumsal konuları tartışırsak ortaya çıkan sentez bir siyasi partinin temel düşüncesini oluşturur. Sonuç olarak her parti sosyal, iktisadi, kültürel meseleleri nasıl çözeceğine dair reçetelerini açıklar. Biz de seçmen olarak çıkarlarımıza daha uygun olan, müreffeh bir gelecek vadeden partilere oyumuzu vererek onları iktidara taşırız.  Asgari müşterekler doğrultusunda daha geniş bir kitleye hitap eden partide oylar kümelenir ve iktidar olurlar. Ve millet der ki şimdi programına aldığın meseleleri çöz. işte orada siyaset başlar. Politika bir olgudur oysa siyaset halka hizmettir, lafoloji değil demogoji hiç değil…

 Demokrasi denen olgu millet vekillerinin her vilayette parti genel başkanlarının  iki dudak oynatmasıyla seçilmesi değildir. Her millet vekili seçmene karşı sorumlu olmalıdır, genel başkana karşı değil…

öyleyse burdan çıkan sonuç… Ne zaman demokrasi?

    Vasfi Nebioğlu

   Araştırmacı yazar

Tarih : Temmuz 11th, 2008 Yorum : 17 Yorumlar Kategori : Genel
Etiket :